Anasayfa / Antifa / “24 Nisan 1915” dendiğinde ne gelir akla (İstanbul Anarşi İnisiyatifi)
children

“24 Nisan 1915” dendiğinde ne gelir akla (İstanbul Anarşi İnisiyatifi)

Rakamlar, “belgen var mı?”lar, resmi tarih ideolojisi veya “sözde”lik mi? Öyle görünüyor ki 100. yıldönümü sebebiyle daha yoğun bir şekilde gündeme gelen Ermeni Soykırımı’nın şeması bir çırpıda kolayca çizilecek türden değil. 1896 ile başlayıp, 1909 Kilikya ile devam eden Ermeni katliamı sürecinin 24 Nisan 1915 ile zirveye ulaştığını ve günümüzdeki etkisini halen koruduğunu söylemek mümkün. Türk ulus-devlet kimliğinin oluşturulduğu sürece tekabül eden 1915 tarihi, kabaca söylemek gerekirse Ermeniler için en büyük felaketin adı olmuştur. Peki bu felaketi nasıl yorumlamak gerekir? Felaketin sebep olduğu acıların yanında iğne ucu kadar değeri olmayan vatandaşlık-ulus ilişkisine mi yönümüzü çevireceğiz? Yoksa bütün felaketi rakamlara, sonu gelmez istatistiki tartışmalara mı indirgeyeceğiz? Galiba önümüzde duran temel sorun, toplumun bu felakete olan katkısının halen devam ediyor olması ve devlet ideolojisine yapışan toplumsal psikoloji.

Her şeyden önce sırtımızı dönemin birbiriyle tutarlı olan ve Ermeniler tarafından yazıya geçirilmiş anı, günlük, roman ve tanıklık belgelerine dayamamız gerekiyor. İmparatorluk coğrafyasında temel kültürel çalışmaların önemli bir kısmını üreten Ermeniler zengin bir belge havuzu sunuyor. Eğer durmadan belge ihtiyacı duyuyorsak, hiç kaygımız olmasın; birçok Ermeni yazar bu katliamları da kaleme dökmek zorunda kalmışlardır. 1909 yılında Kilikya’daki Ermeni katliamının ikinci dereceden tanıklıklarını toplayan Zabel Yesayan bu tanıklıkları bir araya getirerek “Yıkıntılar Arasında” adlı bir tanıklık örneği yayınlamıştı. Yesayan ne diyordu bu kitabında? Ermeniler’i kurban edilen yurttaşlar olarak tanımlayıp onların ölümüne bir “anlam” biçiyordu. Oysa 1915’le beraber bu düşünceleri tamamen değişecekti.

Yesayan edebiyatın felaketi anlatmaktaki güçsüzlüğünü biraz kırmaya çalışsa da, tanıklık dediğimiz kavramı sonuna kadar işlemeye çalışıyordu. Yervant Odyan’ın Lanetli Yıllar’ı, Hagop Oshagan’ın Artakalanlar’ı, Gurgen Mahari’nin Yanan Bağlar’ı felaketin farklı boyutlarına değiniyor, farklı tanıklık örneklerini “beğenimize” sunuyordu. Oysa “asıl felaket tanığın ölümüdür” demişti Marc Nichanian.

Yukarıda bahsedilenler şüphesiz 24 Nisan 1915 öncesi ve sonrasını iyi okumamızı sağlayacak metinler. Ama sadece okumalar felaketi anlatmaya yeter mi? Muhtemelen bu ülkede yaşayan herkes Ermeni soykırımıyla alakalı bir şeyler okumadan önce mutlaka çevresinden Ermeni soykırımına dair bir şeyler duymuştur. Duymamışsa bile “Ermeni” kelimesinin küfür anlamına geldiğini duymuştur. Ne de olsa vatandaşlık kimliği kazanmak adına Ermenilerin kurban etme yolunu seçen bir toplumun çocuklarıydık.

Nesim Ovadya İzrail’in 2014 yılında yayımlanmış 24 Nisan 1915: İstanbul, Çankırı, Ayaş, Ankara kitabı tüm bu süreci belki de derli toplu bir şekilde en ince kaynağına varana dek okura sunan araştırmalardan biri. Metnin en dikkat çekici noktalarından birisi Ermenilerin politik-apolitik ayırt edilmeksizin tehcire ve ardından katliama maruz bırakılması. Tehcir kısmı daha çok devletin, katliam kısmı ise daha çok cezaevinden bırakılan çetelerin, polis/askerlerin ve bazı toplumsal kesimlerin görevi haline gelmiştir. Peki günümüzden bakarsak bu ne anlama geliyor? Şüphesiz sistematik bir devlet düzeneği vardı ve uluslararası kamuoyunun tepkisini fazla çekmemek adına Ermeniler organize edilen sivil kuvvetlere yem edilmişti. Bu haliyle aynı zamanda katliama ortak olan failler ideal vatandaş haline gelecekti. Vatandaşlık neydi? Kimi milliyetçi, kimi ırkçı devlet uygulamalarının gösterişli süsüydü, belki de meşrulaştırıcısıydı.

Sözü Benjamin’e bırakmak gerekiyor galiba. Tarih Kavramı Üzerine Tezler’inde Benjamin, tarihsel materyalizm kavramını bir kenara alıyor, onu egemenin tarih anlayışı olarak nitelendiriyordu. Sonra ne yapıyordu? Alttan işleyen bir tarih kavramıyla tarihsel materyalizmin karşısına tarihselcilik kavramını koyuyordu. Böylece sesi duyulmayanın sesini işitmek mümkün hale geliyordu. İşte tam da burada devreye tanıklık meselesi giriyor. Zira 24 Nisan 1915’in ne anlama geldiği esas olarak bu kelimede saklı olsa gerek. Fakat, Nişanyan’ın bahsettiği gibi “Türkiye Cumhuriyeti yasın yasaklandığı bir ülke”. Kuşkusuz zorla müslümanlaştırılmış veya Türkleştirilmiş Ermeni kitlesi en az katliama kurban gidenler kadar büyük bir felaketle karşılaştı. Ermeni kimliklerini bastırmak, felaketin histerisini atlatamamış olmak, çelişik ama aynı zamanda birbirini besleyen iki süreç olarak toplumsal belleğin esas travmasını Ermenilere, artakalanlara yaşattı. Etrafa saçılmış nar taneleri haline geldiler. Bu nar taneleri kırmızının farklı tonlarını dokundukları her yerde kalıcılaştırdı.

Unutmamak gerekiyor: “24 Nisan 1915” çok katmanlı bir süreç.

İmparatorluğun çözülüşü, çözülen imparatorluğu ‘kurtarmak’ adına halklara karşı hiç bir suçu işlemekten çekinmeyen İttihat ve Terakki zihniyeti, bu zihniyetle belli bir dönem flört eden Ermeni ulusalcılarının acı yanılgısı, bir üniter devlet yaratmak adına bu zihniyeti devralan TC kurucu kadroları, soykırımcıların TC devlet yapılanmasında istihdam ve taltif edilişi, cinayete ortak olan/edilen diğer Anadolu kitleleri, belgeler, rakamlar, yapılabilecek tarihsel/politik tartışmaların ana hattını oluşturuyor.

Ancak tüm bu tartışmaların sonunda; ulus kimliği, üniter devlet ve tek tip vatandaşlık arzularının ne denli büyük kırımlara ve acılara sebep olabildiğinin ispatıdır Ermeni Soykırmı.

Ve bitmek bilmeyen hakikat ve yüzleşme arzusunun da simgesidir aynı zamanda.

İstanbul Anarşi İnisiyatifi

Powered by moviekillers.com